Bazı şarkılar vardır, insan dinlerken sadece melodiyi duymaz; geçmişini, hatalarını, kaybettiklerini ve zamanında söyleyemediği cümleleri de yeniden yaşar. Berkay – “Nankördük” tam olarak böyle bir şarkı…
Bu şarkının en ağır tarafı ayrılığın kendisi değil, insanın dönüp geçmişe baktığında bazı şeyleri aslında kendi elleriyle kaybettiğini fark etmesi. Bir zamanlar hayatının merkezinde olan iki insanın, iki yabancıya dönüşmesi… Bir zamanlar birbirinin peşinden koşan, birbirine değer veren insanların bugün sadece hatıralarda kalması… İşte asıl acı olan da bu.
Şarkıyı dinlerken insan ister istemez kendi hayatını sorguluyor. “Nerede yanlış yaptık?”, “Ne zaman birbirimizden uzaklaştık?”, “Hangi noktada sevgimizin kıymetini unuttuk?” diye düşünüyor. Çünkü bazı ilişkiler bir anda bitmiyor. Önce küçük kırgınlıklar birikiyor, sonra konuşulmayan cümleler çoğalıyor, gurur devreye giriyor ve en sonunda iki insan birbirine bakarken eskiden ne kadar yakın olduklarını hatırlayamaz hale geliyor.
Söz & Müzik : Mert Çodur
Düzenleme : Kerem Akdağ
Mix & Mastering : Akın Erdem Kadız
Yönetmen : Murat Joker
Görüntü Yönetmeni : Varol Şahin
Yapım : Hiperaktif Müzik

Bir adam vardı
Hatırlar mısın
Hani kul kölen
Bir kadın vardı
Hayal meyal aklımda
Bana ölüp biten
Artık hiçbiri yok
Fırtına kopuyor
İçimde büyük deprem
Aşkım sönüyor
Unutmak mı kolay
Ediyorsun alay
Bir öpsem geçecekti
Büyüdü iyice olay
Derdimin çaresi şakımın namesi
Biz nasıl bu hallere düştük
Gönlümün bi’ tanesi
Özledim her zerreni
Kıymet bilmedik nankördük
Derdimin çaresi şakımın namesi
Biz nasıl bu hallere düştük
Gönlümün bi’ tanesi
Özledim her zerreni
Kıymet bilmedik nankördük
Artık hiçbiri yok
Fırtına kopuyor
İçimde büyük deprem
Aşkım sönüyor
Unutmak mı kolay
Ediyorsun alay
Bir öpsem geçecekti
Büyüdü iyice olay
Derdimin çaresi şakımın namesi
Biz nasıl bu hallere düştük
Gönlümün bi’ tanesi
Özledim her zerreni
Kıymet bilmedik nankördük
Derdimin çaresi şakımın namesi
Biz nasıl bu hallere düştük
Gönlümün bi’ tanesi
Özledim her zerreni
Kıymet bilmedik nankördük
Belki de en zor olanı, sevginin hâlâ tamamen bitmediğini bilmek. İnsan kızgın olabilir, kırgın olabilir, gururlu olabilir ama özlem bambaşka bir şey. Özlediğin insanın sadece yüzünü değil; sesini, kokusunu, gülüşünü, sana bakışını, yanında kendini nasıl hissettiğini, birlikte geçirilen sıradan anları bile özlüyorsun. Bazen büyük olayları değil, küçücük detayları hatırlıyorsun. Birlikte içilen bir kahveyi, gece yapılan uzun konuşmaları, sebepsiz yere atılan bir mesajı, birlikte gülünmüş saçma bir anı…
Ve sonra insan fark ediyor ki, aslında özlediği yalnızca bir insan değil; o insanla birlikte olduğu halini de özlüyor.
Şarkının taşıdığı en güçlü duygu bence pişmanlık. Çünkü ayrılıktan sonra herkesin aklına aynı soru geliyor: “Keşke biraz daha anlayışlı olsaydım, keşke daha fazla dinleseydim, keşke gurur yapmasaydım, keşke sevdiğimi daha çok belli etseydim…” Ama hayatın en acı taraflarından biri de şu: Keşke kelimesi geçmişi değiştirmiyor.
Bazen insan sevdiğini kaybettikten sonra onun değerini daha iyi anlıyor. Yanındayken sıradan gelen şeyler, yokluğunda dünyanın en değerli anılarına dönüşüyor. Bir zamanlar her gün gördüğün yüzü özlüyorsun. Her an ulaşabildiğin insanın sesini duymak için eski konuşmaları hatırlıyorsun. Birlikte yaşanan günler geçmişte kaldıkça, insan onların aslında ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyor.
“Kıymet bilmedik, nankördük.”
Bu cümle, şarkının bütün hikâyesini tek başına anlatabilecek kadar ağır. Çünkü burada suç sadece karşı tarafta değil. “Sen yaptın, sen gittin, sen bitirdin” demek yerine insan kendi hatalarını da kabul ediyor. Belki iki taraf da haklı olduğunu düşündü, belki ikisi de kırıldı, belki ikisi de geri adım atmak istedi ama gurur izin vermedi. Sonuçta aşk kaybetti, iki insan kaybetti ve geriye sadece özlem kaldı.
İlişkilerde bazen büyük hatalar değil, küçük ihmaller yıpratıyor insanı. Sevdiğin kişinin yanında olduğunu düşünerek onun varlığını garanti sanmak… “Nasıl olsa gitmez” diye düşünmek… Özür dilemeyi ertelemek… Sarılmayı, “seni seviyorum” demeyi, teşekkür etmeyi sonraya bırakmak…
Oysa bazı “sonralar” hiç gelmiyor.
İnsan bazen bir sarılmanın bütün kırgınlıkları bitirebileceğini çok geç fark ediyor. Bir öpücüğün, bir özrün, samimi bir konuşmanın belki de büyümeden çözebileceği bir mesele, zaman geçtikçe kocaman bir duvara dönüşüyor. Sonra o duvarı aşmak istesen bile arada gurur, kırgınlık, yanlış anlaşılmalar ve yaşanmışlıklar oluyor.
Şarkının verdiği duygu tam olarak bu yüzden çok tanıdık geliyor. Çünkü hepimizin hayatında “acaba?” dediği bir insan olabilir. Acaba biraz daha sabretseydik? Acaba konuşsaydık? Acaba birbirimizi dinleseydik? Acaba o gün gururumuzu bir kenara bırakıp sarılsaydık?
Belki bugün hâlâ birlikte olurduk…
Ama hayat bazen insanlara aynı kişiyi iki kere sunmuyor. Bazı insanlar hayatımıza bir kez giriyor ve gittiklerinde onların bıraktığı boşluğu başka hiç kimse dolduramıyor. Yeni insanlar tanıyorsun, yeni hikâyeler yaşıyorsun ama geçmişteki o kişinin sende bıraktığı iz başka bir yerde duruyor.
Çünkü bazı insanlar unutulmuyor; sadece onlarla yaşamayı öğreniyorsun.
Berkay’ın yorumunda da bu duygunun çok güçlü bir karşılığı var. Şarkı ilerledikçe insanın içinde bir hesaplaşma başlıyor. Bir tarafta hâlâ sevgi var, diğer tarafta kırgınlık… Bir tarafta geri dönme isteği, diğer tarafta “artık çok geç” düşüncesi… Bir tarafta gurur, diğer tarafta özlem…
Ve insan bu iki tarafın arasında kalıyor.
Belki de gerçek aşkın en zor tarafı bu: Sevdiğin insanı kaybettiğinde ona kızarken bile özlemek. “Bir daha asla” derken geceleri onu düşünmek. Her şey bitmiş gibi davranırken içten içe bir mesaj beklemek. “Unuttum” derken bir şarkının seni yıllar öncesine götürmesi…
Bazı ayrılıklar gerçekten bitiş değildir; insanın içinde devam eden sessiz hikâyelerdir.
Bu şarkıyı dinlerken insanın aklına mutlaka birileri geliyor. Belki yıllar önce hayatından çıkan biri, belki yarım kalmış bir aşk, belki de hâlâ sevdiği halde yanında olmayan biri… Herkes kendi hikâyesini koyuyor şarkının içine.
Ve belki de şarkının en güzel tarafı şu: Kimseyi tamamen suçlamıyor. Çünkü bazen iki insan da sever ama yine de birbirini kaybeder. İki insan da özler ama ilk adımı atamaz. İki insan da pişmandır ama zamanında konuşamadıkları için yolları ayrılır.
Sonra yıllar geçer ve insan geriye dönüp sadece şunu düşünür:
“Biz birbirimizi severken neden birbirimize bu kadar uzaklaştık?”
Belki de “Nankördük” derken aslında aşka karşı nankörlüğümüzden bahsediyoruz. Elimizdeyken kıymetini bilemediğimiz, kaybettiğimizde ise değerini anladığımız o güzel günlere karşı…
Çünkü insanın hayatındaki en büyük pişmanlıklardan biri, çok sevdiği birinin sevgisini zamanında yeterince görememek ve gösterememek.
Bazı insanlar gider, bazı şarkılar kalır.
Bazı hikâyeler biter, bazı cümleler insanın içinde yaşamaya devam eder.
Bazı aşklar unutulmaz; sadece konuşulmaz hale gelir.
Ve yıllar sonra bir şarkı çalar…
Bir anda her şey geri gelir.
O yüz…
O ses…
O gülüş…
O eski günler…
O yarım kalan konuşmalar…
Ve insan bir kez daha anlar:
Bazı şeylerin kıymetini kaybetmeden bilmek gerekiyor. Çünkü bazı insanlar gittikten sonra geri dönmüyor. Bazı sevgilerin telafisi olmuyor. Bazı “keşke”lerin ise maalesef bir çaresi yok.
Belki de bu şarkının bize bıraktığı en büyük ders şu:
Seviyorsan söyle.
Özlediysen sarıl.
Kırdıysan özür dile.
Değer veriyorsan belli et.
Gururunu değil, sevdiğini seç.
Çünkü bir gün her şey bitebilir ve geriye yalnızca hatırladıkların kalabilir.
Ve o zaman insanın dilinde tek bir cümle kalır:
“Biz nasıl bu hallere düştük?”
Belki de cevap çok basittir…
Kıymet bilmedik. Nankördük.